31 Ocak 2015 Cumartesi

AVCISINI TAŞIYAN CEYLAN / ERKAN ASLAN



Fırsat buldukça yeni yazarlardan okumak isterim. Kitapyurdu'ndan kitap seçerken yayınevi değişikliği nedeniyle ikinci kez baskıya girmiş bir öykü kitabı dikkatimi çekti. İlk baskısını Alakarga yayınlarından yapmış, şimdi ise Dedalus Kitap tarafından ikinci baskısı yapılmış bir öykü kitabı elimdeki. Yazar Erkan Aslan.

Öykü kitaplarının farklı bir değeri vardır benim için. Aslında her yazar için de öyle sanırım. Çünkü okudukça ve araştırdıkça görüyorum ki hikayecilik öykü ile başlıyor. Birçok ünlü yazarımız önce öyküleriyle varolmuş, ustalaşmış. Öyküler okuyucusuna düşünceye yönelik daha ucu açık alanlar tanıyor.  Bir diğer açıdan da yazara romana geçiş için iyi bir anteraman alanı sağlıyor. Ben de ilerde yazmayı düşleyen bir aday olarak mümkün olduğunca farklı tarzda yazardan, değişik türlerden okumak istiyorum.

Tesadüf bu ya kitabı elime aldığım günlerde sabah haberlerinde spiker Türkiye'nin demografik yapısına dair bir araştırmanın sonuçlarını paylaşıyordu. Ülke nüfusunun hızla artışı, yaşadığım şehir İstanbul'un Türkiye ortalamalarının çok çok üstünde bir nüfüsa sahip olduğu bir ilin göç aldığı ancak on kadar ilin şehir dışına göç verdiğini belirtiyordu. Bu kitapla ilgisi de bu haberin işte burada başlıyordu benim için. Hızla göç veren şehirlerden biri de KARS idi. Neden göç veriyor çünkü insanı çalışacak yer bulamıyor. Çünkü bu bir kaç ilde fabrika yok, sanayi yok, hayvancılık yok denecek kadar az. İşte yazarımızın ERKAN ASLAN bu şehrin bir çocuğu. Şehrin yaşadığı bu ekonomik sorunlar onun hikayelerine de yansımış...

AVCISINI TAŞIYAN CEYLAN'da çok şiirsel dilde öyküler okudum. Hayal dünyası çok zengin bir çocukluğa şahit oldum. Anadolu'da insanın yaşama ve varolma çilesi bu öykülerde şiirsel bir dilde işlenmiş. Hasret var, acı var, töre var, geçim zorluğu var. Ama aynı zamanda bir çocuğun zihninden zamansız hatıralar var. Dolayısıyla bu öyküler beni aldı kendi çocukluğuma götürdü. Küçükken düzenli olarak Urfa'ya yaptığımız seyahatleri, dedemin dizine oturup dinlediğim masalları hatırladım. Aynı zamanda ninemin kederli kederli tütün sarışını. O zaman bilemezdim ki herkesin zamanın birinde yaşamın acılı bir neferi olduğunu.

Yeni bir kalemden farklı bir tarzda öyküler okumak isterseniz tavsiye edirim. Sevgiyle kalın.



KİTABIN ADI         AVCISINI TAŞIYAN CEYLAN

YAZARI                  ERKAN ASLAN

YAYINEVİ             ALAKARGA

YAYIN YILI          2012

SAYFA SAYISI     86

30 Ocak 2015 Cuma

AŞIK SEYRANİ / BİLMEM / GÜNÜN ŞİİRİ



Küçükken aşık atışmalarını anlamazdım. Çok garip, anlamsız gelirdi. Ama bugün olaylara, hayata bir yetişkin gözüyle bakınca ne güzelmiş diyorum Anadolum. İnsanı güzel, zeki ve nüktedan. Eline sazı alan ise hem yetenekli hem de sözünü sakınmayan. Bugünkü şiirim AŞIK SEYRANİ'den olsun istedim. Kendisi 1800 lü yıllarda Kayseri'nin DEVELİ ilçesinde doğmuş fakir bir aileden gelmiş ancak medrese eğitimi görmüş nüktedan, sazı da sözü de kuvvetli bir Anadolu şairi imiş. Öyle ki bulunduğu dönemi, padişahı bile eliştirmekten geri durmayan sonraları adı DELİ SEYRANİ ye  çıkan değerli bir saz şairi imiş. Ben BİLMEM şiirini seçtim. Bakalım beğenecek misiniz?




BİLMEM 

Bülbüle gül yarar, deveye diken 
Çiledir aşıkın boynunu büken 
Tarlasına haram tohumu eken 
Helal mahsulunu biçer mi bilmem. 

Kimi mevtasına kefen biçmiyor 
Kimi helal rızık yiyip içmiyor 
Yavrusundan köpek bile geçmiyor 
Halk Seyrani senden geçer mi bilmem 


Seyrani 

Otuz yazardan mutluluk üzerine / SABİT FİKİR DERGİSİ






Hiç mutlu oldunuz mu?

Bu akşam internette gezerken SABİT FİKİR dergisinin ilginç bir listesine denk geldim. Tam da bugünlerde düşündüğüm konuyla ilgiliydi MUTLULUK. Otuz yazardan mutluluk üzerine sözler derlemişler. Aşağıda sizinle linkini paylaşacağım, bakalım sizler neler düşüneceksiniz. Fakat öncesinde ben bir kaç cümle söylemek istiyorum. Kendimce...

Mutluluk beni korkutan bir şeydir. Korkum nedendir bilir misiniz? Mutluluğun mutsuzluğa sebeb olacağındandır. Mantıksız mı? Değil. Açıklamama izin verin. Benim gibi POLYANNA ve HEİDİ gibi karakterlere büyümüşseniz mutlu olmak için önünüze çok fırsat çıkar. Örneğin sabah yürüyüşe çıktığınızda güneş de size eşlik ediyorsa mutlu olursunuz. Radyoda sevdiğiniz şarkı çıktıysa o gün güzel geçecektir, adımlarınızı kontrol edemez dans edecek kadar mutlu olursunuz. Sokakta oynaşan köpek yavrularını görüp gözlerindeki çoşkuyla mutlu olursunuz. Nefes alabildiğiniz, yürüyebildiğiniz, görebildiğiniz zaman mutlu olursunuz. Yani mutlu olmak için çok sebebiniz vardır. Ama yine benim gibi zorluklarla büyümüş, her mutlu anın sonunda göz yaşı dökmüşseniz. Mutluluk sizi korkutur. Önce....ilk önce onu kaybetmekten korkarsınız. Çünkü sahip olmak bir anlamda yitirmektir mutluluğu.

...yine de mutluluğa yürükmektir asıl olan. Ucunda kaybetmek de olsa!




http://www.sabitfikir.com/dosyalar/30-yazardan-mutluluk-uzerine

27 Ocak 2015 Salı

CAN YÜCEL / GÜNÜN ŞİİRİ





Okurken gözleri yaşartan bir şiir gelsin bugün. Can Yücel'den olsun. Daha çok şiiri gelecek bu sayfalara ama ilk şiir babasını yitirenlere, yanındayken özgürce sarılabilenlere ve de özleyip de sarılamayanlara gelsin...

Can Yücel'in babasını bilmeyeniniz var mıdır? Genç cumhuriyetin efsane milli eğitim bakanı HASAN ALİ YÜCEL. Sevilen bir baba, öğretmen, köy enstitülerinin kurucusu, bakan... Bu ülkenin eğitimi ve gelişimi için çok çalışmış aydın bir insan. Aşağıda okuyacağınız şiir ise Can Yücel'in çok düşkün olduğu babasına yazdığı mısralar. 




BEN HAYATTA EN ÇOK BABAMI SEVDİM

Hayatta ben en çok babamı sevdim 
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk 
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek- 
Nasıl koşarsa ardından bir devin

.....
.....

CAN YÜCEL 

UÇURTMA AVCISI / KIZIM KONUK YAZAR OLDU




Çok heyecanlıyım. Sevgili kızım Zeynep benim blogum için bir tanıtım yazısı hazırladı. Lise öğrencisi olan kızımın kaleminden Uçurtma Avcısı'nı okuyacaksınız. Ben yorumunu çok beğendim ve hiçbir düzeltme yapmadan aşağıda sizlerle paylaşıyorum. Bu kitabı aslında Zeynep bir kaç yıl önce bana hediye almıştı. Başlamıştım ama göz yaşlarıma hakim olamayınca biraz moralim düzelsin sonra devam ederim diye kitaplığıma koymuştum. Orada kalmış, araya ne kitaplar girmiş. Kısmet kızımaymış. Fotoğrafın da kızıma ait olduğunu belirtmeden geçemiyeceğim. Buyrun okumaya...

"Bu romana başlama sebebim çevremdekilerin yorumları oldu. Ben de çok bekletmeden okudum. Gerçekten de söyledikleri kadar varmış. 

Öncelikle belirteyim, benden annem kadar güzel bir özet beklemeyin :)

Acıklı, bir o kadar da akıcı bir romandı. Yazarın betimlemeleriyle Afganistan gözümde canladı. Hasan ve Emir'in altında oturdukları nar ağaçları, şömine başında kart oynayışları, Emir'in Hasan'a okuduğu kitaplar ve belki de olayların başlangıcı olan uçurtma festivali. İçimden Emire'e ne kadar kızarsam kızayım, onun henüz bir çocuk olduğunu, annesiz büyüdüğünü ve onu bu hale getiren kışının babası olduğunu düşünüyorum. Kendini babaya beğendirmek için türlü taklalar atmış, hatta en yakın arkadaşı ve evin hazarası (kölesi) olan Hasan'a da ihanet etmiştir. Hasan, iyi niyetli ve cesur bir çocuk oldukça Emir'in babasının ona olan hayranlığı artıyor. Emir'in de çırpınışları her geçen gün fazlalaşıyordu. Baba, Hasan'ı oğlu gibi (!) seviyor, Emir'le korkak ve başarısız olduğu için pek ilgilenmiyordu. 

Küçük bir çocuk için sevginin, bir çift sözün bile ne kadar değerli olduğunu gördüm bu romanda. Ayrıca geçmişteki hatalarınne kadar kaçarsak kaçalım peşimizi bırakmadığını...
Afganistan'nın Sovyet işgaline uğradığı sırada Emir ile Baba ülkeyi terk eder ve tamamen yalan üzerine kurulu hayatlarına Amerika'da, eskisi kadar kaliteli olmasa da devam ederler. Emir'in Amerika'da hayatında kayıplar, yenilikler, başarılar olur fakat ne kadar istese de çocuğu olmaz. Yoksa bu Emir'in cezası mıdır?

Romanda hayatın gerçekleri ve zorluklarıyla çok küçük yaşta yüzleşmek zorunda kalan çocukların hayatları, düşünceleri aktarılmış. Fedakarlık ve ihanetin bir arada olduğu bir dostluk kaleme alınmıştır. Okurlarını ağlatan bu roman, o dönemdeki insan hayatının tek bir kurşuna ya da türlü eziyetlere bağlılığını düşündürdü bana. 

"Afganistan'da çocuk çok fakat çocukluk yok." dedim sonra...Geçmişimizde saklanan yalanlar, geleceğimizden çıkartıyor acısını. 

Okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yok eğer okuyamam diyorsanız filmini de izleyebilirsiniz :)))"


KİTABIN ADI;        UÇURTMA AVCISI

YAZARI :                 KHALED HOSSEINI

YAYINEVİ:             EVEREST

SAYFA SAYISI:     390

YAYIN YILI :         2004

25 Ocak 2015 Pazar

KÜÇÜK PRENS / BÜYÜKLERE ÖĞRETİCİ BİR MASAL






Küçük Prens isimli hikaye kitabını sanırım duymayanınız yoktur belkide çoğumuz bu eseri adından dolayı çocuk kitabı olarak biliriz. Doğrusunu söylemek gerekirse okuyana kadar ben de öyle zannediyordum. Küçük Prens aslında büyüklere anlatılmış bir masalmış. Basit bir çocuk kitabı gibi görünse de yaşam, sevgi, dostluk ve arkadaşlık hakkında derin anlamlar taşıyan bu kitap, küçük bir çocuğun gözünden biz büyüklerin dünyasını anlatan eğlenceli bir masal.

Küçük Prens'in yazarı Fransız Antaine de Saint-Exupery 1890 yılında Fransa’da doğmuş, asıl mesleği pilotluk olmasına rağmen edebiyat dünyasına birçok eser kazandırmış, 1944 yılında görevdeyken uçağıyla birlikte kaybolmuş ve ölüm sebebi hakkında kesin bir sonuca varılamamıştır. Büyüklere masal olarak nitelendirdiğim KÜÇÜK PRENS yazar tarafından 1943 yılında NEW YORK'ta bir otel odasında yazılmış, aynı zamanda resmedilmiştir. Kitabın içindeki suluboya resimler de yazarımıza aittir. 

Küçük Prens’in maceralarını konu edinen kitap, Sahra çölüne düşen bir pilotun Küçük Prens'le  karşılaşması ile başlıyor. Küçük Prens'in gittiği gezegenler, onlar hakkındaki düşünceleri, bu sırada yaşanan diyaloglar ve elbette dünyada karşılaştığı tilki ile sohbetleri ve Küçük Prens'in vazgeçemediği ve hep özlemini duyduğu gülü ile devam ediyor... Bence kitabın ana fikri  evcilleştirmenin, bir şeye bağlanmanın güzelliği ve zorluğu üzerine oluşturulmuş .

Kitabın kahramanı olan Küçük Prens'in yaşadığı gezegenden  ayrılarak altı ayrı gezegene yaptığı gezilerin anlatıldığı bölümlerde değişik yaşam biçimlerine eleştirisel bir bakış var. Gezegenlerde rastladığı kişiler, yetişkinler dünyasındaki bazı durumları sembolize ederek anlatmak için kullanılmış. Küçük Prens'in son durağı ise gezegenimiz Dünya. Dünya'da geçen zamanları, Küçük Prens'in gezegenine ve gezegeninde bıraktıklarına duyduğu özlemin doruk noktasına ulaştığı zamanlar.

Kitapta çok güzel ders niteliğinde satırlar da mevcut. "İnsan yalnız yüreği ile doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler görmez. Gülünü senin için önemli kılan onun için harcadığın zamandır. İnsanlar unuturlar bunu, ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğimiz şeylerden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun. "

Kitabı okumadan önce kitapta Atatürk'le ilgili tartışmalı bir bölüm olduğunu duymuştum. Okurken bu bölüme özellikle dikkat ettim. Sözü geçen paragrafı sizlerle kitabın kendisinden paylaşmak istiyorum.



Atatürk'ü bir diktatör olarak tanıtan bu satırlar yüzünden uzun yıllar Türk okuyucusu kitabı sansürlü okumuş. Yine bu yüzden kitap, eleştirilere maruz kalabileceği gerekçesiyle 2005 yılında ilköğretim öğrencilerine önerilmek üzere hazırlanmış olan 100 Temel Eser arasından çıkarılmış. Burada bahsi geçen Türk lideri Atatürk ise tarihsel bir hata yapıldığı çok açık. Çünkü hepimizin bildiği gibi 1920 yılı bizim Kurtuluş Savaşı'nda savaştığımız yıllar,. Kıyafet devrimi ise 1925 yılında yapılmıştır. Bu açıklamanın ardından ben bu kısmı yorum yapmadan geçmek istiyorum. Birkaç satırlık bir paragraf benim kitap hakkındaki düşüncelerim açısından hiçbir önem taşımıyor.

Kitabı yetişkinlere ve yetişkin olma yolunda ilerleyen tüm arkadaşlarıma tavsiye ediyorum. Ancak benim fikrimce kitapta yer alan kavramlar ve sembolize edilenlerin anlaşılamayacak olması açısından 15 yaş altı çocuklara sıkıcı gelecektir. Bunu gözönüne almakta fayda var derim.

Bu arada kitabın pek çok çevirisi var. Ben elimdeki çeviriyi okuduktan sonra Küçük Prens'in Cemal Süreyya tarafından yapılan bir çevirisinin de olduğunu öğrendim. Bulursam Cemal Süreyya'nın akıcı dilinden Küçük Prens'i tekrar okumak isterim. Belki de pek çoğunuzun okumuş olduğu Küçük Prens'le ilgili sizlerin de yorumlarınızı bekliyoruz.

Hepinize kitapların eksik olmadığı  güzel günler, keyifli okumalar diliyorum.   Filiz Karcı


KİTABIN ADI       KÜÇÜK PRENS

YAZAR                  ANTOINE DE SAINT-EXUPERY


SAYFA SAYISI     95


BASIM YILI          2007

YAYINEVİ            MAVİ BULUT YAYINCILIK


21 Ocak 2015 Çarşamba

VICTOR HUGO / GÜNÜN ŞİİRİ




Bugün twitter'da güzel bir kampanyaya denk geldim; KİTAPLAR YOLDA. Meğer her çarşamba herkes toplu taşıma araçlarında, evde, okulda her yerde kitap okuyor ve fotoğraflarını @kitaplaryolda hagtagh.i ile paylaşıyormuş. Mesaj çok hoşuma gitti. KİTAPLAR YOLDA. Ben de İstanbul'da yaşayan sorumlu bir metropol insanı olarak mümkün olduğunca toplu taşıma araçlarını kullanıyorum. Bu sayede, toplu taşıma içindeki kalabalık bir tarafa, sürücü olarak yaşanan stresten uzaklaşıyor ve birşeyler okuma fırsatı buluyorum. Dikkat ettiniz mi hiç çevrenizde okuyan sayısı artıyor mu? Genelde otobüste, metroda az sayıda insanın elinde kitap ya da gazete görürsünüz. Umarım bu gibi kampanyalarla okuyan sayıları artar, düşünen, eleştiren, yorumlayan bir topluma doğru hızla ilerleriz. 

Bugün size biraz umut biraz acı verecek bir şiirle merhaba demek istedim. Değerli Victor Hugo'nun bir şiiri ile... Sefiller ve Notre Dome'nın Kamburu gibi iki dev eserin yazarı, çok acılar yaşamış, tahminimce kendi doğrularından vazgeçmeyen bir karakter olan Victor Hugo bu şiiriyle hayatta her şeyi bilinen bir sebebe bağlamanın ne kadar anlamsız olduğunu farkettirmiyor mu size de?




Ağlamak İçin Gözden Yaş mı Akmalı? 

Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
Sevmek için güzele mi bakmalı?
Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?
Hırsızlık; para, malmı çalmaktır?
Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
Solması için gülü dalından mı koparmalı?
Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
Öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?
 
Victor Hugo

20 Ocak 2015 Salı

LEYLİM LEYLİM / AHMET ARİF





Mektup, çoğumuz için çok geçmişlerde kalan bazılarımızınsa hiç tanışmadığı bir iletişim aracı. Düşünsenize en son ne zaman birine mektup yazdınız veya tanıdığınız birinden mektup yoluyla haber aldınız. Hatırlayamadınız değil mi, ne yazık ki bende hatırlayamadım. Teknoloji e-mail, SMS, MMS gibi kavramları hayatımıza sokarken mektup, telgraf gibi kavramlarında maziye gömülmesine sebep oluyor. Oysa ki herkesin geçmişte mutlaka bir postacı yolu gözlediği zaman mutlaka olmuştur. İşte bugün ki paylaşımımızın konusu olan kitabımız mektuplardan oluşuyor.
    
Kitabımız "Mektup, mektubu yazan ve gönderen ile mektubu alan ve okuyan arasındaki gizlidir." diye başlıyor. Leylim  Leylim Ahmet Arif'in Leyla Erbil'e yazmış olduğu mektuplardan oluşan benim keyifle okuduğum sizlerin de keyifle okuyacağınızı düşündüğüm bir kitap.
    
Mektuplar yazıldıkları zamanlarda iki kişi arasında bir giz olabilirler; ancak taraflar bu kitaptaki gibi Türk Edebiyatının iki ünlü ismi olursa bunların okuyucularla paylaşılması fikrimce hem tarihe hem de edebiyata not düşmek açısından oldukça önemli bir hal alıyor. Leyla Erbil önceleri bu mektupları yayınlamak istememiş, daha sonra yayınlamaya ikna olduktan kısa bir süre sonra ise rahatsızlanmış ve ne yazık ki kitabın basıldığını göremeden aramızdan ayrılmış.
     
Ahmet Arif büyük şair. Büyüklüğü eserlerinin çokluğundan değil. Belki inanmayacaksınız ama basılmış sadece bir adet kitabı var. Hepinizin bildiği Hasretinden Prangalar Eskittim isimli şiir kitabı. Bir kitapla bu kadar çok tanınmak şaşırtıcı değil mi. Ahmet Arif bir Anadolu şairi. Yazdıkları belki de yaşadıklarının sadece anlatılabilir olanları.
   
Kitapta ne yazık ki sadece Ahmet Arif'in Leyla Erbil'e yazmış olduğu mektuplar mevcut. Okurken keşke Ahmet Arif'e yazılan mektuplarda saklanmış olsaydı diye düşünmüyor değil insan. Mektuplar 1954-1959 yılları arasında yazılmış. 1977 yılında yazılan tek bir mektup kitabın sonundaki yerini son mektup olarak alıyor. Bazı tarihsiz mektuplarda, içerikleri göz önüne alınarak kitapta uygun yerlerine yerleştirilmişler ve bu puzzle'ı tamamlamak kitabı hazırlayan kişi olan Ruken Kızıler'e kalmış. Kitabın giriş bölümünde Ahmet Arif'in biyografisinin yer alması da okuyucu açısından güzel bir ayrıntı.
     
Mektuplar sayesinde 50'li yılların sancılı dönemlerine tanıklık ederken, siyasi ve toplumsal gelişmeler hakkında fikir sahibi olduğumuz gibi, anı zamanlarda edebiyat camiasında cereyan eden olaylara ve severek okuduğumuz şiirlerin ortaya çıkış öykülerine de tanıklık ediyoruz.
     
Kitapta mektupları okurken benim en çok ilgimi, mektuplara başlayışları  ve bitirişleri çekti ünlü şairin. Bazen Leyla, Zalım Leyla veya Leylam Merhametsiz Ömrüm diye seslenirken sevdiği kadına Leyla Erbil'in uzun zaman onu habersiz bıraktığı için sinirlendiğini anlıyoruz. Ama benim favorim 6 Haziran 1954 Bismil tarihli mektubun kapanış sözü aynen aktarıyorum.
    
"Gözlerinden, burnunun üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım. Öperim ömrüm. Yaşşa!  Senin yine senin  (İmza)"
      
Leyla Erbil evlendikten sonrada dostlukları devam ederken yazılan mektuplarda Ahmet Arif'in kırılmasına rağmen yine de Kulun- Kölen diye imzaladığı mektupları görüyoruz. Hani bir söz vardır ya benim aklıma bu kitabı okuduktan sonra o geldi." Seversin kavuşamazsın aşk olur." diye belki de bu mektupların sebebi budur ne dersiniz.
      
Leylim Leylim içinde her türlü duyguyu bulabileceğiniz bir kitap. Ben keyifle okudum sizlerin de keyifle okumanızı diliyorum. Filiz Karcı



KİTABIN ADI       LEYLİM LEYLİM

YAZAR                  AHMET ARİF ( Sunuş ve düzenleme Ruken Kızıler)

SAYFA SAYISI     240

BASIM YILI          2013

YAYINEVİ            İŞ BANKASI


19 Ocak 2015 Pazartesi

DOSTOYEVSKİ/ BUDALA / KLASİKLERİ OKUYORUZ



Öncelikle sevgili blogger Pinuccia'ya ve takipçilerine teşekkür ediyorum. Çünkü onlarla birlikte okuduğum ya da henüz okuma fırsatı bulamadığım klasikleri 2015'te okuyacağım. Bunu bir grup içinde yapmak ayrıca keyifli ve motive edici.

Listenin başındaki roman BUDALA idi. Bu roman kütüphaneme rahmetli kaybınpederimden hatıra kalmıştı. Kendisi öğretmen enstitüsü mezunu olan, bir dönemin değerli öğretmenlerindendi. Dolasıyla hatırası da olan bu romanın ilk sırada olması, bir rastlantı belki ama, benim için mutluluk vericiydi.

İtiraf ediyorum ki Rus yazarları okumak bana hep zor gelmiştir. Çok basit bir sebebi var o da bizim dilimize yabancı gelen karakter isimleri. Romanları okurken isimlerin aklımda kalması hikayenin gidişatından kopmamamı sağlar. BUDALA da ise aksine işin içine çok fazla karakter, bir de üstüne üstlük hikayenin geçtiği krallık Rusya'sı döneminin toplumsal sınıflandırması girince takip biraz karışıyor. Ama azimle okudum. İlk bölümdeki, bana göre zorlayıcı,  süreci atlattıktan sonra sanki roman okumuyor, 4 -5 perdelik uzun bir tiyatro oyunu izliyor gibiydim. Usta yazar DOSTOYEVSKİ o kadar başarılı bir şekilde karakter çoğaltması yapmış ki hayran kaldım. Bu hikayesine getirdiği dönem eleştirisini ve insan psikolojisinin derinlik ve farklılığını işlemek için başarılı bir yöntem olmuş.

Baş karakter Prens Mişkin'in toplum doğruları çerçevesinde önce hayatına girdiği karakterler tarafından BUDALA olarak nitelendirilip, ardından önünde saygı ve kıskançlıkla eğililen bir tablo çizmesi dikkat çekicidir. Doğruların ve yalnışların neye - kime göresinin sorgulandığı, iyiliğin üstün geldiği bu roman bana göre bir aşk romanından çok insan karakterleri hakkında detaylı tanımlamalar yapan psikolojik bir romandır.

Mutlu günler, keyifli okumalar diliyorum.



KİTABIN ADI         BUDALA 1.CİLT

YAZARI                  DOSTOYEVSKİ

SAYFA SAYISI     370

17 Ocak 2015 Cumartesi

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU / KARADUT / GÜNÜN ŞİİRİ







Şiirden şairden bahsederken KARADUTUM'u atlamak olmaz değil mi? Sevgili Bedri Rahmi Eyüboğlu. Büyük sanatçı aşklarını da büyük ve derin yaşayan adam. Nazım Hikmet'in yakın arkadaşı. Döneminin sayılı sanatçılarından... Sadece şiir değil, görsel sanatlar alanınında verdiği eserlerle dünya çapında ünlü büyük usta. Ama gel gör ki sadece bir adam. Kalbine söz geçiremeyen, acı çeken, acı çektiren bir adam. Tabii bu benim bakış açım. Eleştirisel yaklaşıyorum. Duyguları yaşayanlar bilir izleyenlere ahkam kesmek düşmez. Neden böyle düşünüyorum biliyor musunuz? KARADUT'un kime yazıldığı altında nasıl bir aşk gizli olduğunu okudum da ondan. KAFA dergisinin KASIM 2014 sayısında Ezgi Cankurtaran imzalı yazıda kısaca Bedri Rahmi'nin hayatından ve aşklarından bahsediliyordu. Romanyalı ressam Ernestine Letoni ki bu kadın bu adama duyduğu aşk uğruna ülkesini terk edip Türkiye'ye yerleşmiş ve adını bile Eren olarak değiştirmiş. Bedri Rahmi'nin ailesinin reddedişlerine direnmiş, beklemiş, sevdiğim adamın çalışmalarının en büyük destekçisi olmuş. Adam da bu kadına deli gibi aşık. Ama ne var ki hayat işte... yıllar sonra büyük ressam bir gün fakültesine misafir gelen Mari Gerekmezyan'a aşık oluyor. Kendisinden yaşça küçük, heykeltraş, esmer güzeli bir kadın.  Bedri Rahmi'nin hayatı bu güzelle başka bir yöne dönüyor, eserlerinin dili bile değişiyor. 'Karadutum, çatalkaram, çingenem' işte bu güzel kadın için yazılıyor. Sonrası ise hüsran bir kadın kalbi kırık beklerken, diğer kadın o günün koşullarında temin edilemeyen ilaçlar nedeniyle tüberkülozdan oluyor. Yaa işte böyle bir hikaye. Eee tabi KAFA dergisi de böyle bir dergi. Her sayfasında insanı içine çeken farklı bir konu, yeni bir bakış açısı var. hikayenin devamını merak edenler için fotoğraflayıp ekledim. 

şimdi bu güzel şiiri bir de hikayesini bilerek okuyun bakalım neler hissedeceksiniz...


KARADUT

Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Agaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın a gülüm
Günahımsın, vebalimsin.

Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.

II

Sigara paketlerine resmini çizdiğim
Körpe fidanlara adını yazdığım
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sıla kokar, arzu tüter
Ilgıt ılgıt buram buram.
Ben beyzade, kişizade,
Her türlü dertten topyekün azade
Hani şu ekmeği elden suyu gölden.
Durup dururken yorulan
Kibrit çöpü gibi kırılan
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan
Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan
Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum

N'etmiş, n'eylemiş, n'olmuşum
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum.

Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sensiz bana canım dünya haram olsun.
Bedri Rahmi Eyüboğlu

15 Ocak 2015 Perşembe

NAZIM HİKMET / İYİ Kİ DOĞDUN BÜYÜK ŞAİR




Evet iyi ki doğdun NAZIM HİKMET, iyi ki doğdun. Ah bir de şiirlerini okurken gözlerime dolan yaşları dindirebilsem. Genç Cumhuriyet'in, yeni türkçenin şair adamı, sen neler çektin sadece düşünceden... Ama yine de iyi ki doğdun. Yoksa biz nasıl okuyacaktık bu kadar temiz bir türkçe ile bu güzel şiirleri. Nasıl bilecektik aşkı, savaşmayı, barışı. Sadece biz değil ki tüm dünya sana hayrandı. Ama işe gel gör ki siyaset oyunları. Çok sevdiğin yurdundan etti seni.

Ne zaman Nazim Hikmet şiiri okusam ya da sesinden bir şiir dinlesem göz yaşlarımı tutamam. Belki çoğu acıklı şiirler değildir ama güçlü şiirlerdir. Aşkı anlatan, ayrılığı anlatan, yanlızlığı anlatan, sürgünü anlatan, ölümü ve sürgünde ölümü bekleyen adamı anlatan güçlü şiirler. Nazım Hikmet Ran'ı doğum gününde sevgiyle anarken VEDA şiirini paylaşmak istiyorum, ama dilimde KARLI KAYIN ORMANINDA türküsüyle birlikte....varsa imkanınız siz de acın Zülfü Livaneli den dinleyin derim.

Bugün Radikal gazetesi görselleriyle birlikte çok güzel düzenlenmiş 15 şiirini seçmiş bir seçki olarak önümüze koymuş. Görmeyenler olabilir diye aşağıda "link"ini vermek istiyorum.

Sanatçılarına sahip çıkan bir ülke olmak dileğiyle...

http://www.radikal.com.tr/radikalist/15_siiriyle_zamanin_otesindeki_sair_nazim_hikmet-1272644




Veda

Hoşça kalın 
dostlarım benim 
hoşça kalın! 
Sizi canımda 
canımın içinde, 
kavgamı kafamda götürüyorum. 
Hoşça kalın 
dostlarım benim 
hoşça kalın... 
Resimlerdeki kuşlar gibi 
dizilip üstüne kumsalın, 
mendil sallamayın bana. 
İstemez... 
Ben dostların gözünde kendimi 
boylu boyumca görüyorum... 

A dostlar 
a kavga dostu 
iş kardeşi 
a yoldaşlar a..!!. 
Tek hecesiz elveda.. 

Geceler sürecek kapımın sürgüsünü, 
pencerelerde yıllar örecek örgüsünü. 
Ve ben bir kavga şarkısı gibi haykıracağım 
mapusane türküsünü. 

Yine görüşürüz 
dostlarım benim 
yine görüşürüz... 
Beraber güneşe güler, 
beraber dövüşürüz... 

A dostlar 
a kavga dostu 
iş kardeşi 
a yoldaşlar a..!!. 
ELVEDA..!!.......
'

ÖZDEMİR ASAF / GÜNÜN ŞİİRİ







Bu akşam zeka ürünü, özlü şiirlerin adamı Özdemir Asaf'tan bir şiir paylaşmak istedim. Sizin ne kadar beğeninizi kazandı bilmem ama benim için o kadar güzel oldu ki bu şiir paylaşımları. Şiir okumak insanı güzelleştiriyormuş ... hele böylesi güzel dizeleri.

Özdemir Asaf'ın hiciv tekniğiyle yazdığı şiirleri, yaşadığı döneme yönelik eleştirilerini, kullandığı sen & ben diliyle insan ilişkilerini bir slogan gibi hafızalara kazımıştır.

Hangi şiirini seçsem diye düşünürken her biri birinden güzel şekerlerin karşısında duran küçük bir çocuk gibi şen hissetim kendimi. Bilinen çok şiiri var ama ben SERSEM SERSEM BAKINIP DURMA BİR YOL SEÇ ile biten YUVARLAĞIN KÖŞELERİNİ daha bir bu akşam ki ruh halime uygun buldum. Umarım beğenirsiniz.


Daha çok şiir okumak dileğimle,



...



YUVARLAĞIN KÖŞELERİ

Aşka gönül ile düşersen yanarsın.
Zeka ile düşersen kavrulursun.
Akıl ile düşersen çıldırırsın.
Duygu ile düşersen gülünç olursun.
Aşka düşmezsen kalabalığa karışırsın, ezilirsin.
Sersem sersem bakınıp durma bir yol seç.


14 Ocak 2015 Çarşamba

HANDAN / AYŞE KULİN











 





Herkese merhabalar.

Bundan böyle bende zaman zaman bu alanda yazılarımla sizinle birlikte olacağım. Sevgili arkadaşım benden okuduğum kitapları sizlerle. paylaşmamı istediğinde açıkcası önceleri pek sıcak bakmamıştım ama bir iki denemeden sonra hem paylaşmayı seven bir insan olduğum hem de bir nebze de olsa arkadaşımın yaptığı bu güzel işe katkıda bulunabilmek adına sizlerle zaman zaman paylaşımlarda bulunmaya karar verdim.Umarım paylaşımlarımızı keyifle takip eder daha da önemlisi kitapları merak edip, edinir ve okursunuz.

Bu arada sizlerinde eleştirilerinizin, paylaşımlarınızın ve önerilerinizinde bu alanı güzelleştirmek ve geliştirmek adına çok önemli olduğunu belirtmek isterim.

Evetttt sözün özüne dönecek olursak bugün sizinle çok yeni bir kitap ile ilgili düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Sizde takdir edersiniz ki yaşadığımız dünyada meydana gelen olaylar ve gelinen nokta itibariyle insanca yaşamak çok zor.Hele hele kadın insansanız bu daha da zor.Bu sadece ülkemizde değil dünyanın her yerinde böyle.İşte Ayşe Kulin'in son romanı Handan'da bu hayatı zor yaşayan, mücadele eden, bireysel anlamda kendini bulmayı amaçlayan,sevgi,aşk ve toplumdaki kimliği ile kadın olarak mutlu olmaya çalışan bir kadının öyküsü.

Kitapta o kadar çok şey var ki inanın hepsinden bahsetmeye kalksam benim yazardan daha fazla sayfaya ihtiyacım olur.

Handan ,Ayşe Kulin takipçilerinin daha önce Gizli Anlar Yolcusu ve Bora'nın Kitabı adlı romanlarından tanıdığı bir karakter.Yazar bu kitabında bilmediğimiz Handan'ı anlatıyor bizlere.Karakterin diğer kitaplarla ilintili olması sizleri korkutmasın, bu durum romanı anlamanızı sıkıntıya sokmuyor.Belki de buradan yola çıkıp diğer kitaplarıda merak edip okumanızı bile sağlayabilir bu durum. Bakarsınız bundan sonraki romanın baş kahramanıda bu kitapta gizlidir.

Neyse biz tekrar Handan'a dönelim.Kitabımızın baş kahramanı doğduğunda babaannesi Handan 'a bu ismi Halide Edip Adıvar'ın Handan isimli romanından esinlenerek veriyor.Halide Edip'in Handan'ı ile Kulin'in Handan'ının yollarının ilk kesişmesi böyle. Kitap boyunca iki Handan'ın konuşmaları ile her iki kadınında hayatlarına aşklarının yön verdiğini görüyoruz.Kitapta çok fazla konu olduğundan daha öncede bahsetmiştim. Aşktan sevgiye, cumhuriyetten günümüze kadar olan kadın hareketlerine, toplumda kadının yerinden feminizme, aile ilişkilerine, bir kadının tutkuları uğruna yapabileceklerine, anneliğe ve son olarak da Gezi direnişine.

Evet evet yanlış duymadınız Gezi Direnişi. Dedim ya kitapta yok yok.Sözün kısası Ayşe Kulin bu kitabında bir taşla pek çok kuş vuruyor.Handan güçlü kadın karakterler arasındaki yerini alırken yazar Gezi Direnişi tarihine de bir katkıda bulunarak belki de bizlerden sonra ki nesiller için bir bakış açısı oluşturabilmek amacı ile bir bakıma bu direnişe katkı sunuyor. Kitabın en son sözünü ben çok beğendim.Sizlerlede paylaşmak istiyorum.

"Ve (kim demişti bunu, hatırlamıyordum) bu dünyada yaşayan herkesin hayatı bir romandı,eğer anlatan iyi bir dinleyici bulduysa."

Keyifli okumalar diliyorum.

Filiz Karcı



KİTABIN ADI        HANDAN

YAZARI               Ayşe Kulin

YAYINEVİ           Everest

YAYIN YILI         2014

SAYFA SAYISI    272

13 Ocak 2015 Salı

ONAT KUTLAR / GÜNÜN ŞİİRİ

Onat Kutlar


Üzgünüm iki gün geciktim ama Ocak ayı içinde çirkin bir terör eyleminde hayatını kaybeden şair, yazar, sinemacı ONAT KUTLAR'ı anmamak olmazdı. Sevgili ülkemin bir çoğumuz gibi çocukluk ve gençlik yıllarımdan hatırladığım acı anılarla doludur. Her gün bir terör eylemi, her gün bir değerli şahsiyetin yok olup gidişi... Doğum günüme denk gelen bir gidiş var ki o beni hepsinden biraz daha çok üzer... 24 Ocak Uğur Mumcu suikasti. Güzel bir günü acı bir olayla hatırlamak ama unutmamak... Umarım yarın çocuklarımız fikri yaymanın ya da fikri kabul etmemenin yolunun terörden geçmediği, düşünce özgürlüğünün ve karşılıklı saygının olduğu bir ülkede yaşama şansına sahip olurlar. Bugün size ONAT KUTLAR'ın günün anlamına uygun bulduğum bir şiiriyle selam vermek istiyorum. 


Acıların yüreğimizi karartmaması dileğimle...



Bulutlu Bir Günde Doğan Çocuga

Baban bu toprağın en delikanli 
boğasıydı bir nevruz 
şenliğinde kestiler 
Ne tuhaf sen 
kirli yeşil eylül bulutları altında 
ve aylardan temmuz 
onun gelinciklerinden doğdun 
Burcunda yıldız görünmüyor 

Ölümün kapısını aralayan güz 
çok sürmez 
Yeniden vurur dallara bahar 
İşte sana mavi gökyüzü 
ve mavi deniz defteri 
üstelik tertemiz 
El koymanın tam zamanıdır ufukta 
kargalar henüz görünmüyor

12 Ocak 2015 Pazartesi

AHMET ARİF - HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM - GÜNÜN ŞİİRİ


Ahmet Arif


Bugün istek şiiri yayınlıyorum. Çok sevdiğim arkadaşım AHMET ARİF'ten bir şiir istedi. İyi ki de istedi. Aşık bir adamın dizelere döktüğü duygularına erişebiliyoruz bu güzel şiirle. 
Ahmet Arif yıllarca Leyla Erbil'e duyduğu aşk ile yaşamış, ona mektuplar yazmış, şiirler dizmiş. Leyla Erbil ise ona hep dostu olarak bakmış. Ne acıdır değil mi aşkına karşılık bulamamak ... ya da acı insanı ne kadar yaratıcı kılar. Belki de mutluluk, birliktelik Ahmet Arif'e bu güzel şiirleri yazabilecek tılsımı vermeyecekti ne dersiniz? Sevgiliye duyulan hasret, yüreği sıkıştıran o derin acı "aşk" bu dizelerin belki de asıl sahibidir. 

HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM aynı zamanda şairin ilk ve tek şiir kitabıdır. Sonrasında bir çok kez baskısı yenilenmiş, çıktığı 1968 yılında çok satanlar listesinin başında gelmiştir. Diyarbakır doğumlu olan Ahmet Arif'in devrimci kişiliğini şiirlerinde görüyoruz.  Temiz bir dille yazılmış şiirleriyle toplumunun yaşadığı varolma savaşını anlatan ve destekleyen Ahmet Arif  o dönemlerin vazgeçilmez isimlerinden olmuştur. Bir çok şiiri dilden dile dolaşmış, şarkılara güfte olmuştur. 

Sevginin en üstün güç olduğu bir dünya için...



   HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM  
   Seni, anlatabilmek seni.
   İyi çocuklara, kahramanlara.
   Seni anlatabilmek seni,
   Namussuza, halden bilmeze,
   Kahpe yalana.

   Ard- arda kaç zemheri,
   Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
   Dışarda gürül- gürül akan bir dünya...          
   Bir ben uyumadım,
   Kaç leylim bahar,
   Hasretinden prangalar eskittim.
   Saçlarına kan gülleri takayım,
   Bir o yana
   Bir bu yana...

   Seni bağırabilsem seni,
   Dipsiz kuyulara,
   Akan yıldıza,
   Bir kibrit çöpüne varana,
   Okyanusun en ıssız dalgasına
   Düşmüş bir kibrit çöpüne.

   Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
   Yitirmiş öpücükleri,
   Payı yok, apansız inen akşamlardan,
   Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
   Seni anlatabilsem seni...
   Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
   Üşüyorum, kapama gözlerini...


   Ahmet Arif 

11 Ocak 2015 Pazar

PABLO NERUDA, NAZIMA BİR GÖZ ÇELENGİ, GÜNÜN ŞİİRİ


PABLO NERUDA



Yıllar yıllar öncesinde bu saygıdeğer şairi THE POSTMAN filmiyle tanımıştım. Film sürgündeki şaire mektuplarını taşıyan postacı ile kurduğu dostluğu anlatan, aşk, onur ve dostluğu işleyen çok başarılı bir çalışmaydı. Hafızama kazındı. O güne kadar Pablo Neruda'yı bilmezdim. Sonra kendisinin Nazım Hikmet'in yakın arkadaşlarından olduğunu, hatta bir kongrede Nazım Hikmet'le ilgili  'Onun (Nazım Hikmet'in) yanında biz şair bile olamayız' dediğini öğrenmiştim. Aynı dönemin acılarını yaşayan, aynı düşüncede iki dost şairi tanımak güzeldi. Bugünkü şiir de istedim ki Pablo Neruda'nın Nazım'a yazdığı dizeler olsun. Dostluğun sınır tanımadığı, kelimelerin gücünün anlamını yitirmediği barış içinde bir dünya dileğimle...

Merak edenler için POSTACI filminin İMDB linki, 

http://www.imdb.com/title/tt0110877/ 





NAZIM'A BİR GÖZ ÇELENGİ

Neden öldün Nâzım? Senin türkülerinden yoksun
ne yapacağız şimdi?
Senin bizi karşılarkenki gülümseyişin gibi bir pınar
bulabilecek miyiz bir daha?
Senin gururundan, sert sevecenliğinden yoksun
ne yapacağız?
Bakışın gibi bir bakışı nereden bulmalı,
ateşle suyun birleştiği
Gerçeğe çağıran, acıyla ve gözüpek bir sevinçle dolu?
Kardeşim benim, nice yeni duygular, düşünceler
kazandırdın bana
Denizden esen acı rüzgâr katsaydı önüne onları
Bulutlar gibi, yaprak gibi uçarlar
Düşerlerdi orada, uzakta.
Yaşarken kendine seçtiğin
Ve ölüm sonrasında seni kucaklayan toprağa.

Sana Şili'nin kış krizantemlerinden bir demet
sunuyorum
Ve soğuk ay ışığını güney denizleri üzerinde parıldayan
Halkların kavgasını ve kavgamı benim
Ve boğuk uğultusunu acılı davulların, kendi yurdundan...
Kardeşim benim, adanmış asker, dünyada nasıl da
yalnızım sensiz.
Senin çiçek açmış bir kiraz ağacına benzeyen
yüzünden yoksun
dostluğumuzdan, bana ekmek olan,
rahmet gibi susuzluğumu gideren ve kanıma güç katan
Zindanlardan kopup geldiğinde karşılaşmıştık seninle
Kuyu gibi kapkara zindanlardan
Canavarlıkların, zorbalıkların, acıların kuyuları
Ellerinde izi vardı eziyetlerin
Hınç oklarını aradım gözlerinde
Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin
Yaralar ve ışıklar içinde.

Şimdi ben ne yapayım? Nasıl tanımlanır
Senin her yerden derlediğin çiçekler olmaksızın bu dünya
Nasıl dövüşülür senden örnek almaksızın,
Senin halksal bilgeliğinden ve yüce şair onurundan yoksun?
Teşekkürler, böyle olduğun için!
Teşekkürler o ateş için
Türkülerinle tutuşturduğun, sonsuzca.

(Türkçesi: Ataol Behramoğlu)
 
Pablo Neruda

10 Ocak 2015 Cumartesi

SEBEBİ TELİF, İSMET ÖZEL, GÜNÜN ŞİİRİ

İSMET ÖZEL

Sevgili arkadaşımdan güzel bir öneri geldi. Ben de hemen üzerine atladım. HER GÜNE BİR ŞİİR. Düzyazı yazmak marifettir, size ayrılan bir köşede devasa bir konuyu çözmek ustalıktır ama şiir yazmak hepsinin ötesinde bir yetenektir. Şairlerin olaylara bakışları, dizelerini kuruşları, ince bir işçilik gerektirir. Hele bunu yaparken duygu derinliğini sağlamak çok zor iştir. Onun için bence bir çok kişi düz yazı yazabilir ama şiir yazamaz!

Bugünden (hatta dünden) başlayarak her gün için TARAFSIZ bakarak bir şiir göndereceğim. Neden büyük harflerle vurguladım... bilen bilir. Bugünkü şair konuğum başladığı yoldan farklı bir yolda hayatına devam eden kimilerine göre ülkenin yaşayan en büyük şairi İSMET ÖZEL. 

Şu an elimde İSMET ÖZEL'in düzyazı tarzında hazırladığı çok eski baskı FAYDASIZ YAZILAR kitabı var. Elime nasıl geçti bilmiyorum inanın. Bir arkadaşım vermiş olabilir ya da sahaf ziyaretlerinde almış olabilirim. Benim kütüphanemde daha ne zenginlikler var, ne süprizler var şaşırıyorum. Neyse önümüzdeki günlerde bu kitaptandan alıntılar da yapacağım. Şimdilik sizi İSMET ÖZEL'in bu güzel şiiri ile başbaşa bırakıyorum. 

Sevgi ve barış dolu günlere hep birlikte yürümek dileğiyle...




SEBEBİ TELİF
Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
yaprakla yağmurun aşkı meselâ
kim olsa serpilen coşturuyor bizi
imreniyoruz başkalarının mahvına.
Yağmur mahvoluyor çarparak
kendini parçalıyor mâşukunun açılan kıvrımında
yaprak dirimle irkiliyor nazlı ve mağrur
silkiniyor vuran her damlayla.

Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
bakıp başkasının başkayla kurduğu bağlantıya
aşka dair diyoruz ilk anı bu olmalı
ilkönce damarlarımızda duyuyoruz çağıltısını
uzak iklimlerin
kokusu gitmediğimiz şehirlerin önceden
bir baş dönmesiyle kabarıyor hafızamızda
sonra ayrılıklar düşüne dalıyoruz:
Bize ait olan ne kadar uzakta!

Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
başkalarının düşünceleriyle değil.
“Üstümde yıldızlı gök”demişti Königsberg’li
“içerimde ahlâk yasası”.
Yasa mı? Kimin için? Neyi berkitir yasa?
İster gözünü oğuştur,istersen tetiği çek
idam mangasındasın içinde yasa varsa.
Girmem,girmedim mangalara
Yer etmedi adalet duygusu
içimde benim
çünkü ben
ömrümce adle boyun eğdim.
Yıldızlı gökten bana soracak olursanız
kösnüdüm ona karşı
onu hep altımda istedim.

Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla
düşmanı gösteriyorlar,ona saldırıyoruz
siz gidin artık
düşman dağıldı dedikleri bir anda
anlaşılıyor
baştan beri bütün yenik düşenlerle
aynı kışlaktaymışız
incecik yas dumanı herkese ulaşıyor
sevinç günlerine hürya doluştuğumuzda
tek başınayız.

Diyorum hepimizin bir gizli adı olsa gerek
belki çocuk ve ihtiyar,belki kadın ve erkek
hepimiz,herbirimiz gizli bir isimle adaşız
yoksa şimdiye kadar hesapların tutması lâzımdı
hayatımıza kendi adımızla başlardık
bilmediğimiz bu isim,hesaptaki bu açık
belki dilimi çözer,aşkımı başlatırım
aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine
adımı aşkın üstüne kendim yazarım.
 
İsmet Özel

9 Ocak 2015 Cuma

CEMAL SÜREYA / BİR KIRLANGICIN DAHA VAR




Bugün üstatı anmadan geçmek, günü bitirmek olmazdı. Takipçisi olduğum KAFA Bi Dünya... dergisi Ocak sayısının arka kapağını CEMAL SÜREYA'ya ayırmış. Hatta ilk yazı SUNAY AKIN'dan Cemal Süreya konulu. Yazı her zamanki Sunay Akın naifliği ile kaleme alınmış, çok duygusal... üstatın öldüğü gün yaşadığı bir anıyı paylaşmış. Ayrıntısını buradan vermek istemiyorum. Bence bu derginin de yayın hayatına devam etmesi için desteğimiz gerekiyor. Alın ve okuyun derim. 

Bugün Cemal Süreya'nın ölüm yıldönümü. Sabah Cumhuriyet gazetesinde de kendisi ve tarzıyla ilgili bir yazı kaleme alınmış. Okudum ama eleştirmenin çok üst perdeden konuşan yazısı, benim gibi Türkiye ortalamasının biraz daha üstünde okuyan biri için bile ağırdı. Ama Cemal Süreya  öyle mi?

Üstat öyle güzel yazmış ki şiirlerini. Okuduğum zaman sanki bir köşe yazısı okumuş gibi, bir aşka şahit olmuş gibi, dibe çökmüş gibi ya da mutluluktan uçar gibi oluyorum. Bu öğrenilemiyecek bir yetenektir arkadaşlar. Bin yıl çalışsam böyle şiir yazamam. Benim gönlümde Nazım Hikmet'ten sonra ikinci sıradadır. Allah huzur içinde yatırsın. Anısına sizlere BİR KIRLANGICIN DAHA VAR'dan şiir gönderiyorum. Sevgiliyle, aşkla kalın. 

KAN VAR BÜTÜN KELİMELERİN ALTINDA

Posta arabalarından söz et bana
Kan var bütün kelimelerin altında
Ezop'un şu lanetli dilinden söz et
Kan var bütün kelimelerin altında
Umulmadık bir gün olabilir bugün
Aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara
Bir çay söyle yağmurların kokusunda
Kan var bütün kelimelerin altında
İşte durup dururken şurda
Bir yelpaze gibi açıldı sesin
Güzün en gürültülü kanadında
Göğün en ince dalında

Kan var bütün kelimelerin altında
Umulmadık bir gün olabilir bugün
Bir çeşme gibi akabilir cumartesi 
Çığlığındaki sessiz harfler
dün gecenin ağırlıdır damarlarında
Ne güzel konuşur sokak satıcıları Fötür şapkalarıyla ne kalabalıktırlar
Ve çiçekçi kızların güğüsleri 
Daha suçsuzdur kırlangıç yumurtasından
kan var bütün kelimelerin altında
Yaprağını dökecek ağaç yok burda
Ama ışık dökelebilir olanca renklerini 
Sürekli işbaşındadır belleğin
Tanık şairler arasında
Oyuncu arkadaşlar arasında

Yolculuk bir kafiye arayabilir
Atının kuyruğundaki düğümde

Ölüm bir kafiye arayabilir
Ak gömleğinde

Yol bir kafiye arar ve bulur 
Dönemeçlerin benzerliğinde

....


7 Ocak 2015 Çarşamba

HAYVAN ÇİFTLİĞİ / GEORGE ORWELL



Bu güzel karlı günden hepinize günaydın. Şanslı bir iklimdeyiz, dört mevsimi yaşıyoruz. Her mevsimi kendi güzelliği ile kabul edebilmeyi öğreniyoruz. Örneğin ben aslında bahar insanıyımdır. Her ne kadar Ocak doğumlu olsam da -kedigillerdenim sanırım- mümkünse soğuktan uzak durayım mantığındayımdır. Ama kışı severim. Doğayı bir örtü gibi kaplayan karı, çocukların keyifle bağıraşarak mahalle aralarında kaymalarını severim. Bilirim ki çocukluktaki mutlulukların, alınan küçük keyiflerin tekrarı yoktur. Bir ömür boyu insana yetecek enerji bu günlerdeki mutluluk ile karşılanır...

Neyse... İşte bunun için bence bugün güzel bir gün. Öte taraftan FABL tarzında büyümeyen küçüklere yönelik bir masalı bitirince daha da güzel bir gün. HAYVAN ÇİFTLİĞİ George Orwell'in STALİN'in yapılanmasına karşı eleştiri olarak hazırladığı bir roman. Fabl tarzında kara mizah olarak hazırlanmış. Ancak toplumun geldiği noktayı hayvan karakterlere verdiği canlandırmalarla çok güzel özetlemiş.

Elime aldığım her kitapta yazar da benim için çok önemlidir. Hangi dönemde yaşamış, özel hayatında neler yaşamış, hayata nasıl bir bakış açısıyla bakmış bunlar önemlidir. Neden önemlidir? Çünkü yazar kurgu yaparken bile etkilendiklerini ya da yaşadıklarını yazar. George ORWELL'de öyle... http://tr.wikipedia.org/wiki/George_Orwell Neler yaşadığını ve yazdıklarının sıralamasını verdiğim linkte okuyabilirsiniz. Böylesi bir sarsıcı dönemde bu şartlarda yaşayan yetenekli bir adamın bu eserleri ortaya koyması kaçınılmazmış zaten.

Hayvan Çiftliği yukarıda da bahsettiğim gibi FABL tarzında bir eser. Aslında çocuk romanı olarak lanse edilmiş, hatta çocukluğumuzda çizgi film olarak izlemişliğimiz de vardır. Hikaye insan sahipleri tarafından acımasızca çalıştırılan hayvanların bu ezilmişlikten kurtulup haklarını aramalarıyla başlıyor. Fabl bu ya çiftlikteki hayvanlardan DOMUZLAR okuma yazma biliyorlar. Bu bilgelikleriyle hayvanlara liderlik ediyorlar. Çiftlik hayvanlarını örgütleyip çiftlik sahibini alaşağı ediyorlar. Beylik Çiftliğinin adı HAYVAN ÇİFTLİĞİ olarak değişiyor. Kendilerine eziyet edilen tüm aletlerden kurtuluyor, paylaşım içinde sosyalist bir yaşam sürüyorlar. Marşları, yedi emirleri var. Gel zaman git zaman insanlar bunları dışarıdan takip ediyor ve bu sistemin tutmayacağını hayvanların bu düzeni sürdüremiyeceğini düşünüyorlar ama beklenen olmuyor. Bir gün çiftliği tekrar ele geçirmek için harekete geçiyorlar. Ancak domuzlardan en akıllısı NAPOLYON'un savaş stratejlerini okuyor ve insanları tekrar yeniyorlar. Bu akıllı domuz bir yel değirmeni inşa edip önümüzdeki yıllarda hayatlarını daha kolay geçireceklerini düşünüyor ama karşı fikirler de var. Demokrasinin hakim olduğu HAYVANLAR ÇİFTLİĞİ'nde karşı fikirli domuz bunun boşa çaba olacağını iddia ediyor. Seçimle karar verilecek. Seçim günü ise olanlar oluyor. Hayvan çiftliğinde hayat farklı bir şekilde yeniden başlamak zorunda kalıyor. Hikayenin tümünü anlatmak istemiyorum. Devamını okuyun istiyorum. Toplumların yaşadıklarıyla, günümüzde yaşananlarla karışılaştırın istiyorum. Sadece hikayenin sonundaki bir cümleyi paylaşmak istiyorum. Bu bölüm insanlarla aynı masada oturan patron domuzları tasvir eder,

" Oniki ses öfkeyle bağırıyor, hepsi de birbirine benziyordu. Artık domuzların yüzünde vuku bulan şeyin ne oldunda şüphe kalmamıştı. Dışardaki hayvanlar bir domuzdan bir insana, bir insandan bir domuza, tekrar bir domuzdan bir insana baktılar; fakat artık hangisinin hangisi olduğunu ayırtetmeye imkan yoktu."

Bu kitap elime yine sevgili KİTAP OKUMAK İSTERMİSİN? grubu aracıyla ulaştı. 2002 yılı baskısı olan kitabın Can Yayınlarından yeni baskısı da mevcut. KİTAP OKUMAK İSTERMİSİN? güzel bir çalışma yürütüyor. Kendilerine tekrar teşekkür ediyorum. Bu siparişimde HAYVAN ÇİFTLİĞİNİ ve Virgina Woolf'ten DENİZ FENERİ'ni seçtim. Deniz Feneri'ni tamamlayınca yine bloğumdan paylaşacağım.

Hepinize keyifli okumalar, baskının olmadığı, paylaşımcı bir hayat diliyorum.


KİTABIN ADI              Hayvan Çiftliği

YAZARI                       George Orwell

YAYINEVİ                   Nehir Yayınları

BASKI YILI                  2002

SAYFA SAYISI            152

5 Ocak 2015 Pazartesi

ZAHİR / PAULO COELHO




"Bu adam kimdir?" diye soruyorum kendime. Yani nasıl böyle yazabilir? Nasıl bir düşünce gücüne sahiptir? Halbuki ben onu yıllar önce meşhur SİMYACI romanıyla tanımıştım. Bu elimdeki romanı ise okuyucu eleştirilerine bakılırsa beklenti olarak beni çok yukarılara çekmemesi gereken bir romantı. Ama öyle mi oldu? Hayır!!!

Nasıl anlatsam? İlk önce şunu belirtmeliyim ki sürükleyici, heyecan dorukta, acaba ne olacak acaba ne olacak durumu bu romanda yok.  Fakat okurken sürekli iç sesisimin konuştuğunu hissettim. Sanki İkili ilişkiler ve aşk üzerine bilimsel bir deney yapılıyor da ben onu dışardan izliyor gibiydim.

Hikayenin kahramanı olan adam popüler kültürün içinde yazdığı şiirler şarkı sözlerine çevrilen, çok kazanan, popüler bir kişilik. Sevgilileri var, gününü yaşıyor, iki kere evlenip boşanıyor ve halinden pek de şikayetçi değil aslında. Bir gün karşısına yeni bir kadın çıkıyor. Diğerlerinden farklı birlikte yaşamaya başlıyorlar ama ilişki rutinleşme sürecine girince adam ilişkiye evliliğe taşımak istemediğini söylüyor. Kadın da kabulleniyor ve onu serbest bırakıyor. Ona süre veriyor ve hep yapmak istediği YAZMA serüvenini gerçekleştirmesi için onu yolculuğa çıkmaya yönlendiriyor. Bu uzun süreli bir yolculuk. Eğer adam dönerse ilişki devam edecek. Neyse adam bu yüreklendirmeyle yollara düşüyor. Yine gününü gün ediyor ama bir türlü yazamıyor. Kadın yine devreye giriyor ve adam bir şekilde yazmaya başlayor. Hızla çok satanlara yükseliyor. Evleniyorlar. Ancak bir süre sonra kadın mesleği olan gazeteciliğin en zor bölümlerinden biri olan savaş muhabirliğine yönelmek istediğini söylüyor. Adam önce karşı çıkıyor ancak engel olmuyor. Çünkü kendisinin bugünkü duruma ve sevdiği işi yapmasına vesile olan kadına engel olmak haksızlık gibi görünüyor. Epey bir süre daha geçiyor ve bir gün kadın ortandan kayboluyor. Hiç bir not, haber bırakmadan. Adam kadının katili olabileceği ihtimaliyle gözaltına bile alınıyor ancak ortada ne bir suç ne de ceset var. Sonrası ise adamın kadını ZAHİR yerine koyması ve onu arama serüvenine dönüşüyor.

Ben şöyle yorumluyorum... " Bir adam hayat okulunda doğru bildiği yolda yürürken, özgür ve sınırsız... AŞK ona sorgulamayı, doğru bilgidiği yanlışları, ben sandığı kişinin arzularının aslında ne kadar eksik olduğunu, yavaş yavaş ve perçinleyerek öğretmesi. Hikayede ZAHİR bir şeye aşırı bağlılığı simgeliyor.  Adam romanının bir bölümünde kaybettiği eşi şimdi ise ZAHİR"i olan kadından bahsederken "Bir zamanlar ona duyduğum aşk yaşamımı değiştirmişti, şimdi de beni değiştiriyor." diyor.

Romanda öyle bölümler ve kurulan öyle ilginç cümleler var ki antı yapmamak olmazdı. Örneğin,

Yazarın kayıp eşi ESTHER savaş muhabirliği yaptığı sırada ölmek üzere olan bir asker ona şöyle der: "Kanlı üniformamı al, kanlı kumaş parçalarını ölüme inananlara ve bu nedenle bugün sanki dünyaki son günleriymiş gibi yaşabilenlere dağıt." Kadın bu parçaları hayatına giren kişilere vermiştir. Kocası hariç...

Bir diğer ilginç bölüm İYİLİK BANKASI meselesidir. Romanda böyle bir yapıdan bahsedilir. İnsanlar kendilerini rahatlatmak, sosyal bir sorumluluk yerine getirmek için yetenekleri dahilinde iyilik yapmaktadır. Her yaptıkları iyilik İYİLİK BANKASI"ndaki hanelerine değer yüklemektedir. Bir gün onların da iyiliğe ihtiyaçları olduğunda bu banka tarafından karşılanmaktadır.

Kahramanın yazar olmadan önce taşıdığı endişeyi ifaden eden şöyle bir cümle var mesela,

"...işte bu nedenle bir hayali besleyerek yaşamak, sonunda hiçbir şey elde edememe olasılığıyla yüzleşmekten daha iyiydi."  Gerçekten itiraf edin bunu bizler de yapmaz mıyız? Hedefe yürümek yerine hayal etmek kaybetmekten daha güvenli gelmez mi?

Sonunda ne mi oluyor? Söylemesem daha iyi... Okuyun bakalım kahramanımız ZAHİR'ine kavuşabilecek mi?

Sevgilerimle,



KİTABIN ADI         ZAHİR

YAZARI                  PAULO COELHO

YAYINEVİ              CAN YAYINLARI

YAYIN YILI           2005

SAYFA SAYISI      316